Bir insanın gerçek karakteri, işler yolundayken söyledikleriyle değil, aldığı kararlarla başkalarını nasıl etkilediğiyle ve o kararların bedelini kimlere ödettiğiyle ortaya çıkar.

Vicdan, sorumluluk ve ahlak duygusu ortadan kalktığında insan, kendi hırsları uğruna başkalarının hayatlarını nasıl etkilediğini görmezden gelebilir. Üstelik bazen yaptıklarından hesap vermek yerine ödüllendirilir, alkışlanır, hatta kahraman ilan edilir.
İşte asıl tehlike de budur!
Bugün milletin parasına göz diktiği iddialarıyla gündeme gelen bir ismin, geçmişte yaşattıklarının nasıl unutulduğunu ve bir gecede nasıl kahraman ilan edildiğini hâlâ hatırlıyoruz. O gün kimse çıkıp bu kadına, “Sen neden gittin, Hollanda'yı karıştırdın?” diye sormadı. Kimse, “Sen orada yaşayan yaklaşık 500 bin vatandaşımızı nasıl zor durumda bırakırsın?” demedi.
Kimse, “Senin siyasi hırsın yüzünden, yüzyıllara dayanan ilişkilerimizin bulunduğu bir ülkeyle neden diplomatik kriz yaşadık?” diye hesap sormadı.
Çünkü bazı insanlar yaptıklarıyla değil, yaptıklarının bedelini başkalarına ödeterek yükselir. Kendileri siyasi kazanç elde ederken faturayı başkaları öder. Kendileri alkışlanırken başkaları yaşananların sonuçlarıyla mücadele eder. Üstelik bütün bunlar yaşanırken, bedel ödeyen insanların sesi çoğu zaman duyulmaz.
Bu kadının siyasi kariyerinde yaşananlar da tam olarak bu açıdan sorgulanmalıdır.

11 Mart 2017'de Hollanda'da yaşanan diplomatik krizi hatırlayalım. Aradan yıllar geçti ama o gece yaşananlar ne Hollanda'da yaşayan Türklerin ne de Hollandalıların hafızasından silindi.

Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun aynı gün Hollanda'ya gelmek istemesi Hollanda hükûmeti tarafından istenmedi ve uçağının inişine izin verilmedi. Çünkü Türkiye'deki anayasa referandumundan kısa süre sonra Hollanda'da genel seçimler yapılacaktı. Hollanda kendi iç siyasi dengelerini gözetiyor, özellikle aşırı sağcı Geert Wilders'ın yapılan tüm anketlerde yükselişinden endişe duyuyordu. Erdoğan ve Müslümanlar üzerinden yürüttüğü sert siyasi söylemlerle oylarını artırmaya çalışan Wilders, Avrupa Birliği'nden ayrılmayı da savunuyordu.
Dönemin Başbakanı Mark Rutte hükûmeti, Türkiye'den seçim kampanyası amacıyla gelecek bakanların Hollanda'da seçim kampanyası yapmasını istemiyordu. En azından Hollanda'da seçimler tamamlanana kadar bu tür faaliyetlerin durdurulmasını Türkiye'den rica etti, hatta bu görüşme medyaya yansımasın, aramızda kalsın dedi.
Bütün bunlar yaşanırken Hollanda'ya gelmek isteyen Mevlüt Çavuşoğlu'na izin verilmedi ve konu Türkiye'de büyük bir siyasi krize dönüştü. Aynı gün tüm televizyon kanallarında konuyla ilgili gündem oluştu.

İşte tam da bu noktada Fatma Betül Sayan Kaya devreye girdi.

O sırada Almanya'daydı. Kendisi için düzenlenen parti programına katılmıştı ve programın ardından aynı gece Türkiye'ye dönmesi gerekiyordu.
Ancak Türkiye'de Çavuşoğlu meselesinin büyütüldüğünü görünce Hollanda'ya gitmeye karar verdi. Önceden planlanmış bir Hollanda programı olmadığı hâlde, diplomatik krizin ortasında Hollanda'ya gelmekte ısrar etti.
Hollanda hükûmeti buna izin vermeyeceğini açıkça bildirdi. Buna rağmen Almanya'dan yola çıktı. Üç kuruşluk aklıyla iki ayrı konvoyla ülkeye girerek Hollanda hükûmetini yanıltacak, kendisinin bulunduğu konvoy anlaşılmayacaktı. Fazla film izlemiş belli. Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım'ın kendisini defalarca arayarak gitmemesini istediği hâlde. Fakat bütün uyarılara rağmen kararından vazgeçmedi. Tüm parti kurallarını, yönetimini çiğneyerek inatla dediğini yaptı.

O geceyi unutmadım.

Yaşananların ardından Hollanda Dışişleri Bakanının Rotterdam Başkonsolosunu arayarak kendilerinin yanıltıldığını ve kendilerine yalan söylendiğini ifade etmesi, krizin diplomatik boyutunu daha da ağırlaştırdı. Bir bakanın attığı adımların sonuçları yüzünden kendi ülkesinin diplomatik temsilcilerinin dahi zor durumda kalması, meselenin ne kadar ciddi olduğunu ortaya koyuyordu.
Kendi hırsı yüzünden yine kendi diplomatına “yalancısın” denildi!

O gece binlerce insan, neyle karşılaşacağını bilmeden konsolosluğun önünde toplandı. İnsanlar öfkeliydi. Tepkileri açıktı: “Bizim bakanımızı nasıl engellersiniz?” diyerek sloganlar attılar. Vatandaş kendine göre haklı bir şekilde bakanına sahip çıkarken bakanın vatandaşı nasıl harcadığından haberi yoktu elbet.
Peki, kalabalığın, o öfkenin ve o gecenin sonunda yaşananların bedelini kim ödedi?
Rotterdam sokakları karıştı. Polis müdahalesi yaşandı. Polis köpeklerinin kullanıldığı görüntüler hafızalara kazındı. İnsanlar yaralandı. O gece yaşananlar yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik ilişkileri etkilemedi; Hollanda'da yaşayan Türk toplumunun günlük hayatına, huzuruna ve toplum içindeki konumuna da yansıdı.
Peki, Ankara'daki siyasetçiler mi bunun bedelini ödedi?
Hayır!
Bedeli, ertesi sabah işe gitmek zorunda olan, çocuklarını okula gönderen, burada ailesini ve hayatını kurmuş insanlar ödedi.

Sırf gündem olabilmek için hırsıyla karar alan bir bakanın yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşenler, Rotterdam'da, Hollanda'nın sokaklarında yaşayan vatandaşlarımızdı.

İnsan sormadan edemiyor: Bir siyasetçinin hırsı, yüz binlerce insanın huzurundan daha mı değerlidir? Bir kişinin siyasi çıkışı uğruna koskoca bir toplumun zor durumda kalması kabul edilebilir mi?
Daha da önemlisi, bütün bunların ardından ne oldu?
Hesap soruldu mu? Sorumluluk üstlenildi mi? Yaşananların bedelini ödeyen insanlara dönüp, “Sizi bu duruma düşürdük, bunun sorumluluğunu taşıyoruz” denildi mi?
Hayır! Bunun yerine, yaşananlar siyasi bir kahramanlık hikâyesine dönüştürüldü. O gece Fatma Betül Sayan Kaya Türkiye'de kahraman ilan edildi!

İşte benim asıl itirazım tam da buna!

Sorumluluk almak yerine yanlışından siyasi kazanç sağlıyorsa bir insan, hesap vermek yerine alkış bekliyorsa, orada yalnızca siyasi bir sorun değil, ciddi bir ahlak sorunu vardır.

Yıllar sonra bugün aynı isim, bu kez fon ve borsa işlemleriyle ilgili tartışmalar nedeniyle gündemde. Dün bizi mağdur eden aynı isim, bu sefer Türkiye'de yaşayan vatandaşları mağdur etti. Neden? Karakter değişmez.
Bugün yaşananları geçmişten bağımsız değerlendiremeyiz. Geçmişte aldığı görevler, sergilediği tutumlar, verdiği kararlar ve bu kararların sonuçları da değerlendirilmelidir.
İstifa etmek, geçmişte yaşananların üzerini örtmez. İstifa etmek, kamuoyunun vicdanına hesap vermekle aynı şey değildir. Bir makamdan ayrılmak, o makamda alınan kararların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Haksız kazandığın bir parayı geri iade etmek de seni farklı biri yapmaz.
Siyasetçinin görevi sadece istifa ederek kendini korumak, kendi geleceğini bu şekilde güvence altına almak değildir. Siyasetçinin görevi, kamu gücünü kişisel hırslarının üzerinde tutmak ve aldığı kararların sonuçlarına sahip çıkmaktır. Hukukun önünde hesap vermek ve cezasını çekmektir.
Eğer bu yapılmazsa bir süre sonra yaptığı yanlışı bile yine kendisine hak olarak görmeye başlar. Çünkü karşısında hesap soran bir sistem değil, kendisini koruyan bir siyasi yapı bulur.

İşte siyasi ahlakın çöküşü tam da budur!

Üstelik geçmişte yaşanan bütün bu tartışmaların ardından, aynı isme Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı sonrası verilen tüm görevler de ayrıca sorgulanmalıdır.
Bir insanın hangi makama getirildiği kadar, o makama neden getirildiği de önemlidir. Liyakat, sorumluluk ve kamu yararı yerine siyasi yakınlıklar ve kişisel ilişkiler belirleyici hâle gelirse, bunun bedelini yine toplum öder.
Ve yine sorgulamamız gerekenler...
Nasıl oluyor da bu şahsın yalnızca kendisinin değil, ailesinden başka isimlerin de çeşitli görevlere getirildiği yönündeki meseleler yeterince sorgulanmıyor? Kamu görevleri bir ailenin veya dar bir çevrenin ayrıcalığına nasıl dönüştürülüyor? Her atama, her görev ve her karar liyakat ve kamu yararı açısından değerlendirilmek zorundadır.
Bu şahsın tüm kardeşleri nasıl oluyor da devletin en önemli makamlarına atanıyor? Hepsinin ayrı ayrı soruşturulması gerekir. Neden mi?
Bilim insanları son zamanlarda özellikle genetik mirasın, epigenetiğin ve insanın biyolojik geçmişinin önemine ilişkin açıklamalar yapıyor. İnsan davranışlarının, kişiliğinin ve eğilimlerinin oluşumunda genetik mirasın ve nesiller boyunca aktarılan çevresel etkilerin rolü bilimsel araştırmaların konusu.
Çocuklar, yetiştiği ailede dürüstlüğün mü yoksa çıkarcılığın mı ödüllendirildiğini görerek yetişir. Kimin nasıl davrandığını, haksız kazancın nasıl karşılandığını, yanlış yapanın cezalandırılıp cezalandırılmadığını gözlemleyerek kendi değer dünyasını oluşturur.
Demek ki burada bir sıkıntı var. Gelebileceği en iyi makamlara gelerek bu kadar kazanç elde eden bir karakterin yine de yetinmemesi ve açgözlülüğü, halkın parası üzerinden kısacık zamanda bu vurgunu yapması bunun örneğidir. Dolayısıyla tüm kardeşlerde de bu genetiğin var olduğunu düşünerek hepsinin mal varlıklarının araştırılması ancak bu milleti rahatlatır.

Son olarak...

Benim çocukluğumdan aklımda kalan çok önemli bir söz vardır. Rahmetli dedeciğim anneme hep şöyle söylerdi:
“Kızım, aileleri iyi araştırın. Her aileyle kız alıp vermeyin. Kan çeker! Çocuk dayıya çekerse ve dayısı hırsızsa, o çocukta da hırsızlığa eğilim olabilir.”
Elbette dedemin bu sözünü bugünkü genetik bilimin kavramlarıyla birebir açıklamak doğru olmaz. Hırsızlık geni diye bir şey yok Ancak dedemin anlatmaya çalıştığı şeyin toplumsal ve psikolojik açıdan önemli bir karşılığı var.
İnsan sadece doğduğu aileden fiziksel özellikler almaz; o ailede gördüğü davranışları, ahlak anlayışını, alışkanlıkları ve değerleri de öğrenerek büyür. Vesselam!

Saygılarımla,
KORAL Saadet