Son günlerde kaleme alınan birkaç yazıda, bazı sivil toplum temsilcilerinin devlet görevlilerine yakın görünmek için insanları şikâyet ettiği, bunun da kişiler hakkında önyargılar oluşturduğu ileri sürülüyor. İlk bakışta sivil topluma yönelik bir eleştiri gibi görünen bu yaklaşım, aslında çok daha ağır bir itham içeriyor.

Çünkü bu iddianın doğal sonucu şudur: Türkiye Cumhuriyeti’nin büyükelçileri, başkonsolosları ve diğer devlet görevlileri, birkaç kişinin anlattıklarıyla insanlar hakkında kanaat oluşturuyor.

Gerçekten öyle mi?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yurt dışındaki temsilcileri, devletin güvenlik ve istihbarat mekanizmalarını bir kenara bırakıp dedikodularla mı hareket ediyor?

Buna inanmak, birkaç sivil toplum yöneticisini eleştirmekten öte, doğrudan devletin kurumsal ciddiyetini sorgulamaktır.

Türkiye Cumhuriyeti sıradan bir devlet değildir. Yurt dışındaki temsilcilikleri de kulaktan dolma sözlerle hareket eden kurumlar değildir. Devletin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri ve diplomatik kanalları vardır. Bilgi, tek bir kişinin sözüyle değil; farklı kaynaklardan süzülerek değerlendirilir. Devlet, kanaatini dedikoduyla değil, kendi bilgi ve analiz mekanizmalarıyla oluşturur.

Elbette iftira suçtur. Kişisel husumet nedeniyle yapılan asılsız suçlamalar ahlaken de hukuken de kabul edilemez. Ancak buradan hareketle her ihbarı “ispiyonculuk” olarak nitelendirmek de doğru değildir.

Bir kişi suç işliyorsa, kamu düzenini tehdit ediyorsa, terör propagandası yapıyorsa, dolandırıcılık gerçekleştiriyorsa ya da hukuka aykırı faaliyetlerde bulunuyorsa, bunu yetkili makamlara bildirmek vatandaşlık sorumluluğudur. Sessiz kalmak ne toplumsal barışa ne de adalete hizmet eder.

“Hırsıza hırsız demeyelim, toplum bölünmesin” anlayışı hiçbir hukuk devletinde kabul edilemez. Toplumsal huzur, suçun veya hukuksuzluğun üzerini örterek değil, adaletin işletilmesiyle korunur.

Öte yandan, yüzlerce sivil toplum yöneticisini ve gönüllüsünü, birkaç varsayım üzerinden “itibar kazanmak için insan şikâyet eden kişiler” gibi göstermek de büyük bir haksızlıktır. Yıllardır toplumun eğitimine, kültürüne, sosyal dayanışmasına katkı sunan insanları böylesine ağır bir ithamla aynı torbaya koymak, en hafif ifadeyle insafsızlıktır.

Eğer gerçekten kişisel hesaplaşmalar sonucu yapılmış asılsız ihbarlar varsa, bunlar elbette eleştirilmelidir. Ancak bunun yolu, bütün sivil toplumu zan altında bırakmak değildir. Daha da önemlisi, devletin temsilcilerinin birkaç kişinin sözüyle hareket ettiği algısını oluşturmak hiç değildir.

Bir başka dikkat çekici nokta ise devlet görevlilerine yapılan “ihbarlara karşı temkinli olun” çağrısıdır. Oysa devletin görevi zaten budur. Her bilgi farklı kaynaklardan doğrulanır, analiz edilir ve değerlendirilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumları bunu yapabilecek tecrübeye ve birikime fazlasıyla sahiptir.

Devlet, duyduğu her iddiaya inanarak değil, doğruluğunu araştırarak karar verir. Aksini ima etmek, devlete haksızlıktır.

Eleştiri yapılacaksa somut olaylar üzerinden yapılmalıdır. Kim, ne zaman, hangi iftirayı attı? Hangi devlet görevlisi doğruluğunu araştırmadan buna itibar etti? Ortada isim yok, belge yok, örnek yok. Buna rağmen hem sivil toplum hem de devlet kurumları zan altında bırakılıyor.

Toplumun ihtiyacı, insanları susturmak değildir. Toplumun ihtiyacı, iftirayla gerçeği, dedikoduyla bilgiyi, karalamayla hukuki bildirimi birbirinden ayırabilmektir.

Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, dedikoduyla yönetilen bir devlet değildir.

Büyükelçiler de başkonsoloslar da diğer devlet görevlileri de kararlarını kahvehane sohbetlerine göre değil, devletin kurumsal aklına, güvenlik ve istihbarat mekanizmalarına göre verir.

Bunun aksini iddia etmek, birkaç kişiyi değil, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni zan altında bırakmaktır.

Saygılarımla,
KORAL Saadet