Süleyman Hilmi Tunahan, 1888 yılında Bulgaristan’ın Silistre şehrine bağlı Ferhatlar köyünde doğmuştur. İstanbul’da medrese eğitimi almış kendisini geliştirmiştir. Cumhuriyet dönemiyle birlikte kendisini yer altına çeken Hilmi, uzun yıllar boyunca Kur’an kurslarının yaygınlaştırılması ve öğrenciler yetiştirilmesiyle meşgul olmuştur.
Türkiye’nin birçok ilinde örgütlenen bu yapı, Cumhuriyet döneminden sonra iktidara gelen sağ partilerle birlikte kendisini daha güvende hissetmiş ve zaman içerisinde siyasi ve toplumsal açıdan daha fazla güç kazanmıştır. Hatta zaman içerisinde sağ partiler içerisinden kendi temsilcilerini ve milletvekillerini çıkararak, o dönemden günümüze kadar siyasi alandaki etkisini de sürdürmüştür.
Hepimizin bildiği gibi, Süleyman Hilmi Tunahan’ın torunu Mehmet Beyazıt Denizolgun, AK Parti’nin kurucuları arasında yer almış ve 2002 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili seçilmiştir. Ayrıca onun oğlu Fatih Süleyman Denizolgun da 2018 genel seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili seçilmiştir.
Buraya kadar olan bölüm, bu yapının tarihsel ve siyasi serüvenine ilişkin genel çerçeveyi ortaya koyuyor.
Gelelim konumuza!
Geçtiğimiz günlerde hepimizin bildiği gibi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 17 şehirde eş zamanlı operasyon gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen operasyonun ardından Adalet Bakanımız bir açıklama yaptı ve kamuoyunda “Süleymancılar” olarak bilinen bu yapı, yürütülen soruşturma kapsamında suç örgütü olarak tanımlandı.
Bakınız, dikkatinizi özellikle buraya çekmek istiyorum.
Tekrar ediyorum: SUÇ ÖRGÜTÜ!
Operasyon kapsamında yolsuzluk, kara para, yurt dışına çıkarıldığı iddia edilen yüklü miktardaki paralar, yurt dışındaki bağlantılar ve çeşitli suç unsurlarına ilişkin iddialar gündeme geldi. Operasyonlarda ele geçirildiği belirtilen para, silah ve çeşitli materyaller de medyaya yansıdı.
Şimdi gelelim yazının başlığına…
Ben bu meselenin yalnızca bir soruşturma dosyası olarak kalmayacağını düşünüyorum. Hatta daha ileri giderek, bu operasyonların siyasi sonuçlarının da olabileceğini düşünüyorum.
Özgür Özel’e kadar uzanır mı?
Biraz olsun konuları yakından takip edenler bilir. Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in iddianamesinde bu yapıyla gerçekleştirildiği öne sürülen iş birlikleri ve yolsuzluk iddiaları yer alıyor. Ancak mesele yalnızca Antalya ile sınırlı değil. Konunun geçmişi daha da eskiye dayanıyor.
2019 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ni kazanan Ekrem İmamoğlu’nun, o tarihten itibaren belediyenin kapılarını bu yapıya sonuna kadar açtığı yönündeki iddialar uzun süredir kamuoyunda tartışılıyor.
İddia bununla da sınırlı değil.
İmamoğlu’nun, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i yönlendirdiği ve Özel’in de 2023 yılında bu yapıyla 2024 yerel seçimleri için iş birliği yaptığı ileri sürülüyor.
Bu iddiaların en dikkat çekici tarafı ise, yapının lideri Ali Kuris’in katıldığı bir sohbette bu konuyu bizzat dile getirmesi oldu ve hatta bu basında da yer aldı.
Kamuoyuna yansıyan ifadelerde Ali Kuris’in, o dönemde İstanbul’da bazı belediyelerin CHP tarafından kazanılmasında kendi desteklerinin etkili olduğunu söylediği ve bunu AK Parti’den “intikam alma” şeklinde değerlendirdiği aktarılıyor.
Eğer bu açıklamalar doğruysa, ortada yalnızca siyasi bir tercih değil, doğrudan siyasi hesaplaşmaya dayalı bir iş birliği iddiası vardır.
Ve işte tam bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor:
2023 yılından itibaren bu yapının para trafiğinde yaşandığı iddia edilen olağanüstü artışın, siyasi iş birlikleriyle herhangi bir bağlantısı var mı?
Bunun cevabını elbette soruşturma ve yargı süreçleri ortaya koyacaktır.
Ancak burada benim dikkat çekmek istediğim başka bir husus daha var.
Cumhuriyet döneminde devletin laiklik anlayışı nedeniyle baskı ve yasaklarla karşı karşıya kalan bir yapının, yıllar sonra Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi ile siyasi iş birliği yaptığı iddiası, CHP açısından son derece ciddi bir siyasi ve tarihsel çelişkidir.
Çocukları devlet okullarından uzaklaştırarak kendi kurslarına yönlendirmeyi savunan bir zihniyetle, Cumhuriyet’in kurucu değerlerini temsil ettiğini söyleyen bir siyasi partinin aynı zeminde buluşması, CHP açısından üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir durumdur.
Ancak burada yalnızca CHP’yi suçlamıyorum.
Tam tersine, bu sözlerim, herhangi bir siyasi parti üzerinden çıkar sağlamak amacıyla cemaat ve benzeri yapılanmalardan medet uman herkes için geçerlidir.
Çünkü mesele CHP ya da AK Parti meselesi değildir.
Mesele, devlet yönetiminin cemaatler, tarikatlar veya benzeri kapalı yapılar üzerinden şekillendirilip şekillendirilemeyeceği meselesidir.
Bugün yaşadığımız tartışmanın temelinde de aslında bu var.
Son on yıldır AK Parti ile arası açılan bu yapının, bundan önceki yıllarda AK Parti’ye destek verdiği biliniyor. Yazının başında da belirttiğim gibi, yapının kurucusunun torunu AK Parti’den milletvekili seçildi.
Peki ne oldu da ilişkiler bozuldu?
Kamuoyunda bunun en önemli kırılma noktalarından biri olarak 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında devlet kurumlarında yaşanan yeniden yapılanma gösteriliyor. FETHULLAH yapılanmasının devlet kurumlarından tasfiye edilmesinin ardından oluşan boşlukların, farklı cemaat ve grupların kadrolarıyla doldurulması beklentisi tartışılırken, Menzilciler ve İmam Hatipliler gibi farklı grupların tercih edilmesi üzerinden de ciddi siyasi tartışmalar yaşandı.
Sonuçta bugün geldiğimiz noktada şunu açıkça görüyoruz:
Yıllardır bu tür yapılara göz yumulmasının, onların devlet ve siyaset üzerindeki etkisinin görmezden gelinmesinin Türkiye’yi hangi noktaya getirdiğine hep birlikte şahit oluyoruz.
Ve biliyorum ki hepiniz aynı soruyu soruyorsunuz:
“Peki bu insanlar CHP’yi değil de AK Parti’yi destekleseydi, yine bu operasyon yapılır mıydı?”
İşte asıl sorumuz budur.
Bunun cevabını ne zaman öğreneceğiz, biliyor musunuz?
Siyasi bağlantıların tamamı aynı kararlılıkla soruşturulduğu zaman.
Ben mevcut Adalet Bakanımızdan gerçekten umutluyum.
Kendisini yakından takip ediyorum.
Özellikle yıllardır üzeri kapatılmış dosyaların üzerine büyük bir kararlılıkla gidilmesi, yalnızca beni değil, toplumun önemli bir kesimini de umutlandırıyor.
Bu ülkede herkesin gözü önünde Muhsin Yazıcıoğlu’nun öldürüldüğü iddia edilen olayın dosyası yıllardır tartışılıyor.
Uğur Mumcu dosyası da aynı şekilde.
Türkiye’nin yakın tarihinde toplumun vicdanında büyük yaralar açmış, faili ve arka planı konusunda yıllardır soru işaretleri bulunan dosyaların yeniden ele alınması ve Adalet Bakanımızın “adaletin karşısında herkes eşit yargılanacaktır” anlayışını her fırsatta kararlılıkla vurgulaması, hukuk devleti adına hepimize umut veriyor.
Ancak bu noktada çok önemli bir şart var:
Bu kararlılık yalnızca bir siyasi yapıya değil, bütün siyasi yapılara ve bütün güç odaklarına karşı gösterilmelidir.
Eğer terör örgütü veya suç örgütü olarak tanımlanan bütün yapıların siyasi bağlantıları da aynı kararlılıkla araştırılır ve ortaya çıkan ilişkiler hangi partiye uzanırsa uzansın üzerine gidilirse, işte o zaman Türkiye’de adaletin gerçekten yeniden tesis edildiğine inanabiliriz.
Çünkü adalet, yalnızca siyasi rakipler için işletildiğinde adalet değildir.
Adalet, herkes için adalettir.
CHP içerisinde varsa yolsuzlukların, AK Parti içerisinde varsa yolsuzlukların; haksız atamaların, liyakatsiz uygulamaların, siyaseti bırakıp yalnızca ticaretle ilgilenen bazı milletvekillerinin ve makamlarını kullanarak kendi çevrelerinin ticari alanlarını büyütmeye çalışanların tamamının tek tek yargı önüne çıkarıldığını gördüğümüzde, işte o zaman gerçek anlamda bir hukuk devletinden söz edebiliriz.
Ve işte o zaman, AK Parti’nin kuruluş döneminde sahip olduğu 2002 ruhunun yeniden ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Partisine yıllarını, emeğini, zamanını ve inancını vermiş gerçek AK Partililerle de ancak o zaman yeniden helalleşilmiş olur.
Çünkü 2002’de insanları AK Parti’ye umutlandıran şey, yalnızca bir siyasi parti kurulması değildi.
Asıl umut, “Türkiye’de artık hiçbir gücün hukukun üzerinde olmayacağı” inancıydı.
Bugün yapılması gereken de tam olarak budur.
Kim olursa olsun.
Hangi partiye yakın olursa olsun.
Hangi cemaatin, hangi grubun veya hangi ekonomik çevrenin içerisinde bulunursa bulunsun.
Suç varsa soruşturulmalı, delil varsa ortaya konulmalı, sorumluluk varsa hukuk önünde hesabı sorulmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni bir güç savaşı değil, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesidir.
Ve şimdi son olarak bir not düşüyorum.
Bu soruşturmaların sonunda Özel alınırsa.
AK Parti’de de geçmişte görev almış isimlerden alınma olacak mı?
Bekleyelim ve görelim.
Saygılarımla,
KORAL Saadet