Türkiye’de uzun yıllardır var olan, fakat çoğu zaman farklı siyasi tartışmaların gölgesinde kalan önemli bir sorun var. İnsanların yalnızca yetenekleri, çalışkanlıkları ve başarılarıyla değil, hangi aileden geldikleri, hangi okulda okudukları, hangi çevreye ait oldukları, nasıl konuştukları, nasıl yaşadıkları ve kimleri tanıdıkları üzerinden değerlendirildi insanlar.

Türkiye’de uzun yıllardır var olan, fakat çoğu zaman farklı siyasi tartışmaların gölgesinde kalan önemli bir sorun var. İnsanların yalnızca yetenekleri, çalışkanlıkları ve başarılarıyla değil, hangi aileden geldikleri, hangi okulda okudukları, hangi çevreye ait oldukları, nasıl konuştukları, nasıl yaşadıkları ve kimleri tanıdıkları üzerinden değerlendirildi insanlar.

Bu mesele yalnızca sağ-sol meselesi değildi, laik-muhafazakâr çatışması da değil. Daha derinde, Türkiye’nin devlet ve toplum yapısında uzun yıllar boyunca kendisini yeniden üreten bir seçkinlik, dışlama ve kapı bekçiliği zihniyeti vardı.
Bu zihniyetin en dikkat çekici tarafı, çoğu zaman kendisini açıkça göstermemesiydi. İnsanlara doğrudan “Seni istemiyoruz” denmez, daha incelikli yollar kullanılırdı. Örneğin, “Bu iş sana uygun mu?”, “Bu kadar zor bir eğitimi gerçekten kaldırabilecek misin?”, “Senin için başka bir alan daha iyi olabilir”, “Bu çevrede zorlanabilirsin” gibi cümlelerle insanın kendi kapasitesinden şüphe etmesi sağlandı.

Tek başına bu cümlelerin hiçbirisi ayrımcılığın kanıtı değildir. Ancak aynı davranış belirli insanlara, belirli kimliklere veya belirli sosyal çevrelere sistematik biçimde uygulanıyorsa, artık bireysel bir tavsiyeden değil, kurumsal bir zihniyetten söz etmeye başlarız.

İşte buna kapı bekçiliği denebilir.
Türkiye’de bu zihniyetin kökleri oldukça eskidir. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ülkenin modernleşmesi ve devletin yeniden yapılandırılması için askerler, bürokratlar, hukukçular, akademisyenler ve yüksek eğitim almış şehirli kadrolar çok önemli roller üstlendiler. Bu kadroların ülkeye yaptığı katkılar tartışılmaz. Ancak zaman içerisinde, bazı çevrelerde kendisini toplumun geri kalanından daha bilgili, daha kültürlü ve daha ehil gören bir anlayış da oluştu.

“Biz biliyoruz, toplum henüz hazır değil” düşüncesi zamanla “Biz yönetmeye daha layığız” anlayışına dönüştü.
Belirli eğitim kurumları ve meslek çevreleri de bu yapının yeniden üretilmesinde etkili oldu. Mülkiye, Galatasaray, Harbiye, Tıbbiye ve daha sonra Robert Kolej gibi kurumlar, farklı alanlarda Türkiye’nin önemli yönetici, akademik, diplomatik ve profesyonel kadrolarını yetiştirdi. Bu kurumların kendilerini veya mezunlarını suçlamıyoruz elbette. Sorun eğitim almak değildir, sorun, eğitim ve sosyal çevrelerin zamanla kapalı ağlara dönüşmesi ve bu ağların toplumun tamamını temsil etmeyen bir ayrıcalık mekanizması yaratabilmesidir.

Aynı okuldan mezun olan insanlar daha sonra aynı devlet kurumlarında, üniversitelerde, diplomasi çevrelerinde, iş dünyasında veya medyada karşılaştıklarında birbirlerini tanır. Birbirlerinin geçmişini bilirler. Birbirlerine güvenirler. Bu son derece doğal bir sosyal ilişkidir. Fakat zaman içerisinde okul arkadaşlığı meslek arkadaşlığına, meslek arkadaşlığı sosyal ilişkilere, sosyal ilişkiler aile ve iş bağlantılarına dönüştüğünde güçlü bir network ortaya çıkar.

Böylece bir insanın önündeki kapının açılmasında yalnızca ne bildiği değil, kimi tanıdığı da önem kazanmaya başlayabilir.
İşte Anadolu insanının yıllarca karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri de buydu.
Anadolu’dan gelen bir genç çok başarılı, çok çalışkan ve çok zeki öğrenci bile olsa, ailesinde üniversite mezunu yoksa İstanbul’u veya Ankara’yı yeterince tanımıyorsa, yabancı dili daha zayıfsa, hangi okulun hangi kapıları açtığını bilmiyorsa, devlet bürokrasisinde, akademide, büyük sermayede veya şehirli kültürel çevrelerde tanıdığı insanlar yoksa rahatlıkla kapının önünde kalırdı.

Başka bir genç ise daha çocuk yaşta bu dünyanın içine doğmuş ise, ailesinde akademisyenler, bürokratlar, doktorlar, diplomatlar veya iş insanları var ise, hangi okulun önemli olduğunu, hangi sınavın belirleyici olduğunu, hangi insanla tanışmanın kariyer açısından değer taşıdığını bilmesi ona kapıları rahatça aralardı.

İşte kapı bekçiliğinin en görünmez tarafı tam burada ortaya çıkar.
Kimse sana “Sen bizim çevreden değilsin” demez. Bunun yerine “Aradığımız profile uygun değilsin” denirdi.
Kapı bekçiliğinin daha tehlikeli biçimi ise insanın kendisini sorgulamasını sağlatmaktır. İşte bu yüzden insan asla neden elendiğini tam olarak anlayamaz.

Bir başörtülü genç kız tıp okumak istediğinde ona doğrudan “Sen doktor olamazsın” denmesine gerek yoktur. “Tıp çok zor”, “Bu mesleği gerçekten kaldırabilecek misin?”, “Senin için başka bir bölüm daha uygun olabilir”, “Bu ortamda zorlanabilirsin” gibi cümleler tekrar tekrar söylendiğinde, genç insan zamanla kendi kapasitesinden şüphe etmeye başlar.

Tıp fakültesi birinci sınıfta okuyan yeğenimle bir telefon konuşmam esnasında bunu fark ettim. Motivasyonunun ciddi şekilde düştüğünü görünce onu sordum. Sonunda, “Hocam bana bunları söyledi” dediğinde kafamda şimşekler çaktı. Ona, “Bunlara takılma, sen yapabilirsin” dedim. Şu an tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. Yani bu zihniyet günümüzde hâlâ var, maalesef.
Oysa bir öğretmenin kanaati, öğrencinin kapasitesinin bilimsel ölçümü değildir.
Kapı bekçisinin en büyük başarısı bazen insanı kapıdan çevirmek değil, insanın kendi isteğiyle kapıdan geri dönmesini sağlamaktır.

Türkiye’de elitizmde siyasi tarih açısından çok önemli bir kırılma AK Parti’nin iktidara gelmesiyle yaşandı.
AK Parti, daha önce devletin merkezinde yeterince temsil edilmeyen, kendi kumaşlarından görmedikleri Anadolu kökenli kesimlerin siyasette, devlet kurumlarında, iş dünyasında, medyada ve kamu hayatında daha güçlü biçimde temsil edilmesinin önünü açtı. Daha önce kapıların dışında kalan insanların önemli bir bölümü artık kapıların içine girdi.
Bu değişimin Türkiye’nin toplumsal tarihi açısından küçümsenmemesi gerekir.

Bir anlamda yıllarca Anadolu insanının karşısında duran bazı “camdan köşklerin” duvarları çatladı.
Kapılar açıldı, eski dengeler yıkıldı. Ancak tam da burada Türkiye’nin başka bir gerçeği ortaya çıktı.
Gücü ve ayrıcalığı kaybeden bazı eski elit çevrelerin bu değişimi yalnızca siyasi bir tercih değişikliği olarak değil, kendi statülerine, kültürel üstünlüklerine ve yıllardır sahip oldukları konuma yönelik bir tehdit olarak algıladığı görüldü.
Bu çevrelerin bir bölümünde Erdoğan’a ve AK Parti’ye yönelik siyasi muhalefetin zamanla çok daha derin bir duygusal ve kültürel tepkiye dönüştüğü de görüldü. Nefret dili tam olarak burada başladı.

Elbette Erdoğan’a muhalefet etmek demokratik bir haktır. Bir insan Erdoğan’ı, AK Parti’yi veya herhangi bir siyasi partiyi eleştirebilir, sevmeyebilir. Burada sorun muhalefet etmek değildir.

Sorun, siyasi görüş farklılığının insanlara ve vatandaşlara yönelik davranış biçimine dönüşmesidir.
Çünkü bazı çevrelerde Erdoğan’a duyulan siyasi tepkinin, zaman zaman Erdoğan’ı destekleyen veya onun döneminde kamusal alanda daha fazla görünür hale gelen Anadolu kökenli, muhafazakâr veya farklı sosyal çevrelerden insanlara karşı bir tür kültürel mesafeye dönüştüğü izlenimi doğmuştur.

Bu çok daha tehlikelidir.

Çünkü böyle olduğunda hedef artık yalnızca bir siyasetçi değil, hedef, onunla birlikte görünür hale gelen toplum kesimidir.
Ve işte burada eski elitizmin zihniyeti yeniden karşımıza çıkabilir.
İktidar değişir, kapılar değişir, bekçiler değişir, fakat zihniyet değişmemiştir!
Bugün mesele yalnızca eski elitlerin varlığını sürdürmesi değildir. Asıl sorun, yeni dönemde başka çevrelerin de aynı ayrıcalık, dışlama ve network anlayışını yeniden üretebilmesidir. Çünkü sistemin dışında bırakılmış bir grup, sisteme girdikten sonra eski sistemin aynı davranışlarını sergilemeye başlarsa, ortada gerçek bir dönüşümden söz edilemez. Sadece elitler değişmiş, fakat elitizmi üreten zihniyet yerinde kalmıştır.

Bu nedenle Türkiye’nin meselesi “eski elitler mi, yeni elitler mi?” sorusundan çok daha büyüktür. Asıl mesele, gücü eline alan insanın kendisine benzemeyen insana nasıl davrandığıdır. Çünkü gerçek değişim, yalnızca kimin iktidarda olduğu ile değil, iktidarın ve gücün kimseyi dışlamadan nasıl kullanıldığıyla ölçülür.

Aynı problem devletin diğer kurumları için de geçerlidir.
Özellikle Türkiye’yi yurtdışında temsil eden kurumların ve devlet adına görev yapan insanların davranışları bu açıdan çok daha önemlidir. Avrupa’da yaşayan bir vatandaş olarak, devletini temsil eden bazı insanların resmi ortamda herkese eşit ve profesyonel görünürken, kapalı kapılar ardında kendi sosyal veya siyasi networklerine göre farklı davranabildiğini görmek son derece üzücüdür.
Burada tek tek kişilerin niyetini bilmeden suçlama yapmak elbette doğru değildir.
Fakat vatandaşın gördüğü bir davranış biçimi varsa, bunu “vatandaş anlamaz” diye küçümsemek de büyük bir hatadır.

Vatandaş görür, hem de çok net görür!
Kimin kimle yakın olduğunu, kimin hangi kapıdan kolay geçtiğini, kimin bekletildiğini, kimin arandığında işinin hemen çözüldüğünü, kime ayrımcılık yapıldığını, kimin dışlandığını görür.

Bugün insanlar eskisi gibi sadece resmi açıklamalara bakmıyor. Davranışlara bakıyor.
Ve kapalı kapılar ardında yapılan ayrımcılık ne kadar profesyonelce ne kadar incelikli ve ne kadar sinsice yapılırsa yapılsın, toplum bunu zaman içerisinde hissediyor.
Üstelik bu davranış biçimi devleti temsil eden insanlar tarafından yapıldığında zarar çok daha büyük oluyor. Çünkü vatandaş orada yalnızca bir kişiyi görmüyor.
Devleti görüyor.
Kurumları görüyor.
Türkiye’yi görüyor.

Elitizmin en büyük zararı da burada ortaya çıkar. Elitizm yalnızca bazı insanların önünü kesmez.
Toplumu böler, insanları birbirine yabancılaştırır.
“Biz” ve “onlar” duygusunu güçlendirir.
Oysa devletin görevi vatandaşına “Sen bizden misin?” diye bakmak değildir. Devletin görevi vatandaşına “Sen bu ülkenin eşit yurttaşısın” diyebilmektir.
Bu nedenle elitizm yalnızca adalet sorunu değildir.
Aynı zamanda bir toplumsal bütünleşme sorunudur.
İyi bir kurum insana “Sen bizim için uygun musun?” diye sormaz, “bu görevin objektif şartlarını karşılıyor musun?” diye sorar.
Gerçek liyakat budur.
Gerçek fırsat eşitliği budur.
Gerçek demokratikleşme de burada başlar.
Bu nedenle Türkiye’nin asıl sınavı, bence elitizmi hâlâ devam ettiren mekanizmayı ortadan kaldırmaktır. Çünkü kapı bekçileri değişse bile, kapıyı bekleten zihniyet değişmediği sürece hiçbir şey değişmez. Değişmesi gereken yalnızca kapının başındaki insan değil, o kapının kimin için ve hangi kurallarla açılacağını belirleyen zihniyettir.

Son söz!

“Bizden olan” değil, işini en iyi yapan.Bir insanın kaderini onun kim olduğu değil, ne yapabildiği belirlemelidir.

Saygılarımla,
KORAL S