ABD Başkanı Trump’ın ilk başkanlık döneminin başlarına dönelim. Hatırlarsanız o yıllarda Ortadoğu için sık sık “Arab NATO” olarak tanımlanan bir proje gündeme gelmişti. Trump yönetiminin üzerinde çalıştığı bu proje, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Sünni Arap devletlerini bir araya getiren, askeri ve stratejik güvenlik alanında ortak hareket edecek yeni bir bölgesel yapı oluşturma fikrine dayanıyordu.
2017 yılında Riyad’da düzenlenen Arap, İslam ve Amerika Zirvesi de bu arayışın önemli adımlarından biriydi. ABD’nin amacı, bölgede İran’ın artan etkisine karşı yeni bir denge oluşturmak, güvenlik ve savunma iş birliğini güçlendirmek ve Ortadoğu’da kendisiyle daha uyumlu çalışan yeni bir güvenlik mimarisi oluşturmaktı.
Bir başka ifadeyle, NATO’nun Ortadoğu’daki karşılığı gibi çalışabilecek askeri ve stratejik bir güvenlik ittifakı oluşturulmak isteniyordu.
Bu projenin arka planında elbette yalnızca güvenlik yoktu. İsrail’in güvenliğinin sağlanması, bölgedeki petrol ve gaz kaynaklarının güvenliği, enerji ve ticaret yollarının kontrolü ve ABD’nin ekonomik ve stratejik çıkarlarının korunması da bu büyük denklemin önemli parçalarıydı.
Ancak yıllar içerisinde Ortadoğu’daki dengeler değişti.
Bugün geldiğimiz noktada ise o yıllarda konuşulan projenin farklı bir biçimde yeniden karşımıza çıktığını görüyoruz.
Peki Türkiye bu denklemde neden bu kadar önemli?
Çünkü Türkiye, NATO üyesi, güçlü bir orduya sahip, Avrupa ile Ortadoğu arasında stratejik bir konumda bulunan ve aynı zamanda Pakistan’dan Körfez ülkelerine kadar geniş bir coğrafyayla diplomatik ilişkileri olan bir ülke.
Bu nedenle Trump’ın Türkiye’ye ve Erdoğan’a yönelik son dönemdeki olumlu yaklaşımını yalnızca kişisel bir yakınlık olarak okumak bana göre büyük resmi kaçırmak olur.
Şimdi gelelim yakın geçmişte yaşanan İran savaşına.
Savaş ABD ile İran arasında olmasına rağmen İran’dan kalkan füzeler, Katar başta olmak üzere birçok Ortadoğu ülkesini vurdu.
Hatırlarsanız, o füzeleri kim attıysa aslında çok açık bir mesaj veriyordu:
“Güvende değilsiniz.”
İşte tam da bu noktada, ABD’nin önem verdiği ve Türkiye’nin NATO Zirvesi ile birlikte fiilen hayata geçtiğini düşündüğüm yeni Ortadoğu güvenlik mimarisinin temelleri atılıyordu.
Fark ettiyseniz NATO Zirvesi öncesinde hemen bir barış operasyonu yapıldı.
Ve bütün bunların yanı sıra Trump, daha Türkiye’ye gelmeden, İran savaşı sırasında Kürt gruplara yönelik açıklamalar yaptı. Yıllardır bölgedeki bazı Kürt yapılarıyla yürütülen iş birliğinin artık Washington açısından eskisi kadar önemli olmadığına dair işaretler verdi.
Tam da o sırada, yıllardır kullanılıp artık kullanım tarihlerinin bittiğini anlayan bazı Kürt gruplarının ve yapılanmaların Avrupa sokaklarında yeniden hareketlendiğini gördük.
Sonrasında ise Trump Avrupa’ya sitem etti.
Hatta Türkiye’deki NATO Zirvesi’nde bile Erdoğan için geldiğini, yoksa gelmeyeceğini söyledi.
Bu konu, Türkiye’deki zirveden önce ABD’de gerçekleşen NATO toplantısında konuşulup karar altına alınmıştı.
Trump’ın Erdoğan’dan her bahsettiğinde, “Erdoğan müthiş bir insan, Türkiye’yi harika bir adam yönetiyor” demesinin arkasında yalnızca kişisel bir hayranlık olduğunu düşünmüyorum.
Bana göre bunun arkasında çok daha büyük bir diplomatik denklem var.
Yıllardır Ortadoğu’dan alamadıklarını, bu kez diplomatik yollarla alma projesi.
Trump sadece Kürt gruplarla olan eski iş birliğini yeniden değerlendirmedi. Yıllardır Kuzey Irak’tan Suriye’ye kadar ABD’nin bölgede desteklediği ve beslediği çeşitli örgütler ve yapılarla ilgili yaklaşımını da değiştirmeye başladı.
Onların yerine Türkiye ile çalışıp bundan sonra bu şekilde yol almayı seçti.
Peki Erdoğan bunun karşılığında kendisinden ne istedi?
“Benim iç meselelerime kimse karışmayacak. Türkiye’de istediğim operasyonları yapacağım.” dedi.
Ve NATO Zirvesi’nden sonra Adalet Bakanı düğmeye bastı. Bugüne kadar kapatılmış bütün dosyalar açılmaya başladı.
Akabinde Süleymancılar operasyonu gerçekleşti.
Operasyonun raporlarını dinlediğinizde, bu örgütün yurtdışı kaynaklı beslendiği ve yönlendirildiği ortaya çıktı. Hatta İsrail ajanı denildi.
Evet, doğrudur, buna ben de inanıyorum.
Demek ki içimizdeki o örgütlere müdahale dahi edemiyorduk.
Ben bunu anladım.
Ve Adalet Bakanı bu olaydan kısa bir zaman sonra aynen şöyle dedi:
“Yurtdışındaki suçlular da gelecek.”
Türkiye NATO Zirvesi’nde alınan kararlar tek tek uygulanırken, ne ABD’den ne de özellikle Türkiye’de hükümetin yaptığı hemen her şeyi eleştiren AB ülkelerinin hiçbirinden ses çıkmıyor.
AB Parlamentosu’nda kimse çıkıp CHP ve İmamoğlu hakkında tek söz söyleyemiyor.
Düşünsenize...
2015 yıllarında biz burada kulaklarımızı tıkardık Erdoğan’ın şahsına yapılan küfürleri ve hakaretleri duymamak için.
Günün sonunda insanın aklına tek bir kelime geliyor:
Show.
Demek ki herkes, kendi çıkarının gerektirdiği yerde birbirine saldırıyor, kendi çıkarının gerektirdiği yerde aynı masaya oturuyor.
O halde bize yıllardır anlatılan demokrasi hikâyesinin neresindeyiz?
Evet...
Nerede kalmıştık?
NATO Zirvesi!
Zirvenin hemen akabinde ne oldu?
Erdoğan Mekke’ye giderek Pakistan Devlet Başkanı ve Suudi Arabistan Emiri ile ne yaptı?
Mekke Anlaşması imzalandı.
Yakında gerçekleşecek Ortadoğu zirvesinin ilk anlaşması imzalanmış oldu.
Herkes daha geçtiğimiz hafta Suriye’de bazı yapıların silah bırakmasına şaşırırken ben hiç şaşırmadım.
Çünkü Ortadoğu projesini bütün olarak ele aldığımızda, Türkiye’nin burada güçlü bir diplomasi yürüteceği zaten ortadaydı.
Türkiye bu yeni denklemde yalnızca diplomatik gücüyle değil, askeri ve ekonomik kapasitesiyle de öne çıkmak zorunda.
Özellikle ağır sanayide kendini güçlendirmesi ve Trump’ın hep söylediği,
“Türkiye’nin çok iyi bir ordusu var.” söylemi, aslında olayın önemli bir bölümünü zaten özetliyor.
Çünkü Türkiye’nin güçlü bir orduya sahip olması, NATO üyesi olması, Ortadoğu ile Avrupa arasında bulunması ve Pakistan’dan Körfez ülkelerine kadar uzanan ilişkileri, onu bu yeni güvenlik mimarisinin merkez ülkelerinden biri haline getiriyor.
Lakin benim aklıma takılan tek soru şu:
Biz Türkiye olarak güçlenirken, dünyada güç dengeleri değişirken, Ortadoğu yeniden şekillenirken..
Biz beklenen Türk unvanıyla ümmeti hesaba kattık mı?
Çünkü mesele yalnızca Türkiye’nin güçlenmesi değil.
Mesele, Türkiye güçlenirken hangi sorumluluğu üstleneceği.
Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye sadece kendi çıkarlarını mı koruyacak, yoksa tarih boyunca kendisine yüklenen o büyük sorumluluğu da hatırlayacak mı?
Hani çok değerli hocamız Alev Alatlı bir konuşmasında demişti ki:
“Her yasal hak helal değildir.”
İşte benim asıl sorum...
Biz sadece yasal olanla mı ilgileneceğiz?
Yoksa yaptığımız şeyin helal olup olmadığına da bakacak mıyız?
Çünkü bazen bir şeyin yasal olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele belki de tam burada başlıyor:
Biz yasal oluşuyla mı ilgileneceğiz, helal oluşuyla mı?
Saygılarımla,
KORAL S