Geçen yazımda Türkiye’nin geçmişten bugüne taşıdığı elitizm sorununu, toplumun belirli kesimlerini yıllarca bazı kapıların dışında bırakan anlayışı ve bu kapıların değişen bekçilerini anlatmaya çalışmıştım. Yazının sonunda ise asıl sorunun eski elitlerin gitmesi değil, elitizmi üreten zihniyetin devam etmesi olduğunu söylemiştim. Bugün aynı meselenin başka bir tarafına bakmak istiyorum.

Çünkü bazen asıl soru, kapının dışında kimin bırakıldığı değil; kapının anahtarını eline alanların içeride ne yaptığıdır.

Bir düzeni eleştirmekle o düzenin ahlakını değiştirmek aynı şey değildir. İnsan yıllarca ayrıcalığa karşı çıkabilir, adaletsizlikten şikâyet edebilir, kendisine kapatılan kapıların açılmasını isteyebilir. Fakat günün birinde o kapıların anahtarı eline geçtiğinde, önünde çok daha zor bir sınav başlar. Çünkü iktidar yalnızca başkalarını yönetme gücü değildir, aynı zamanda insanın kendi gücüyle kurduğu ilişkiyi test eden büyük bir aynadır.

Türkiye’nin son yirmi beş yılına baktığımızda bu açıdan çok önemli bir dönüşüm görüyoruz. Yıllarca devletin ve siyasetin merkezinde yeterince temsil edilmediğini düşünen geniş toplum kesimleri zaman içerisinde merkeze geldi. Daha önce kapalı olan pek çok kapı açıldı. Anadolu’dan gelen insanlar siyasette, bürokraside, iş dünyasında, medyada ve kamu hayatında daha görünür hale geldi. Bu değişimin Türkiye’nin demokratik ve toplumsal tarihinde önemli bir karşılığı olduğunu inkâr etmek mümkün değil.

Ancak her değişimin ardından sorulması gereken ikinci bir soru vardır.

Merkeze girenler, eski merkezin ayrıcalıklarını ortadan kaldırdılar mı, yoksa zaman içerisinde kendileri yeni bir merkez mi oluşturdular?

İşte mesele burada başlıyor.

Bir akademisyen, bir önceki yazım üzerine bana çok çarpıcı bir cümle yazdı: “Elit olma özelliği bizim iktidarla şöyle bir seçenek daha oluşturdu; paracı ya da paralı mısın?” Bu cümle, üzerinde uzun uzun düşündüm. Çünkü Türkiye’de elitizmin kriterleri değişmiş olabilir. Bir zamanlar okul, aile, sosyal çevre, kültürel birikim veya belirli meslek grupları bazı kapıları açıyordu. Bugün ise bunlara başka ve çok daha güçlü bir kriter eklenmiş, ekonomik güç.

Buradaki mesele bir insanın zengin olması değil. Zenginlik tek başına ne suçtur ne de ayıp. Mesele, servetin siyasi ve toplumsal değer üretmeye başlamasıdır. Bir insanın sahip olduğu ekonomik güç, onun siyasi çevrelere erişimini kolaylaştırıyor, karar mekanizmalarına yaklaşmasını sağlıyor veya liyakatinin önüne geçiyorsa, artık yalnızca servetten değil, yeni bir elitizm biçiminden söz etmeye başlarız.

Asıl tehlike de burada ortaya çıkar. Çünkü siyaset ile ticaret birbirinden tamamen farklı iki alandır. Siyasetin temelinde kamu yararı vardır, ticaretin temelinde ise ekonomik değer ve çıkar ilişkileri bulunur. Bu iki alan birbirine yaklaştığında sınırların korunması zorlaşır. Siyasetçinin çevresinde ekonomik gücü yüksek insanların giderek daha fazla ağırlık kazanması, tek başına bir suçlama değildir. Fakat şu soruyu sormamızı gerektirir: Bir insan siyasi bir göreve neden getiriliyor? Gerçekten o görevin gerektirdiği bilgi, deneyim ve yetenek nedeniyle mi, yoksa sahip olduğu ekonomik güç ve ilişkiler nedeniyle mi?

Örneğin siyasi bir yapının üst kademelerinde görev alan bir kişinin, otelcilik veya başka bir ticari alanda başarılı olmuş, ekonomik olarak güçlü bir iş insanını kendisine yardımcı olarak seçtiğini düşünelim. Bu tercihin yanlış olduğunu söylemek için elimizde tek başına yeterli bir veri olmayabilir. Belki gerçekten çok başarılı bir yöneticidir. Belki siyasi tecrübesi de vardır. Burada önemli olan kişinin mesleği değil, seçimin hangi kriterle yapıldığıdır.

Eğer cevap liyakat ise sorun yoktur. Fakat ekonomik güç, çevre ve bağlantılar siyasi görevin önüne geçiyorsa, o zaman çok daha ciddi bir soru ortaya çıkar:

Bu ilişki yalnızca aşağıdaki makamla mı sınırlıdır?

Daha yukarıdaki karar mekanizmaları bu tercihi görüyor ve kabul ediyorsa, bunu hangi ölçüyle değerlendiriyor?

Ekonomik gücü olan insanların siyasi yapılarda yükselmesi bir tesadüfler zinciri midir, yoksa sistemin yeni çalışma biçimi haline mi gelmektedir?

Ve insan ister istemez daha zor bir soru sormaya başlıyor: Siyaset mi ekonomik gücü kullanıyor, yoksa ekonomik güç mü siyaseti kullanmaya başlıyor?

Değerli okurlarım ,bu sorunun cevabı, Türkiye’nin geleceği açısından son derece önemli. Çünkü siyasi güç ile ekonomik güç birbirini besleyen kapalı bir döngüye dönüştüğünde, toplumun en büyük kaybı yalnızca para veya makam olmaz. Vatandaşın adalet duygusu zarar görür. İnsanlar yükselmenin çalışmak, üretmek ve liyakatle değil, doğru insanlarla doğru ilişkiler kurmakla mümkün olduğuna inanmaya başladığında işte o zaman siyasette ahlak çöküntüsü de başlar

Akademisyenin sohbetin devaminda bana söylediği “Maalesef bunun farkında değiller ya da işlerine gelmiyor; asıl çöküşü bu oluşturacak” sözü tam da bu nedenle önemli. Çünkü iki ihtimal de ciddi bir tehlikeye işaret ediyor. Eğer gerçekten farkında değillerse, iktidarın çevresinde oluşan yeni ilişkilerin nereye gittiğini göremiyorlar demektir. Eğer farkındalar fakat işlerine gelmediği için müdahale etmiyorlarsa, o zaman sorun bilgisizlikten çıkıp irade meselesine dönüşür.

Bir düzeni en çok değiştiren şey bazen yapılan büyük yanlışlar değil, küçük yanlışların tekrar tekrar normal kabul edilmesidir.

“Karun” kavramı tamda burada anlam kazanıyor.

Karun’u yalnızca çok zengin bir insan olarak görmek meseleyi küçültür. Karun, servetin insanın karakterini belirlemeye başladığı bir zihniyetin sembolüdür. Sahip olduklarını bir emanet olarak görmek yerine kendi hakkı olarak görmeye başladığınızda, gücü sorumluluk değil üstünlük olarak algıladığınızda, çevrenizdeki ayrıcalığı sorgulamak yerine doğal kabul ettiğinizde Karunlaşma başlar.

Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en önemli siyasi meselelerden biri de budur!

Bir siyasi hareket, kendi içinde oluşan yeni elit sınıfı kendisine bir tehdit olarak nasıl göremez?

Daha da önemlisi, en üst karar mekanizmaları bu tehlikeyi gerçekten görmüyor mu? Görüyorlarsa neden müdahale etmiyorlar? Bir liderin çevresinde yükselen insanların hangi kriterlerle yükseldiğini sorgulamak, liderliğin zayıflığı değil, tam tersine gücüdür. Çünkü gerçek liderlik, yalnızca kendisine karşı çıkanları susturmak değil, kendisine yakın olanların yanlışlarını da görebilmektir.

Benim derdim asla belirli kişileri hedef göstermek değil, tam aksine, bu tehlikeyi görünür kılmak, tartışmaya açmak ve bu kan kaybını durdurmaktır. Bu tehlikenin önü alınmaz hâle gelirse, en büyük bedeli yine bu millet ödeyecek.

Siyasi gücün ekonomik güce dönüşmesini ve ekonomik gücün yeniden siyasi erişim satın almasını engellemek zorundayiz!

Eğer siyaset ticarete dönüşürse vatandaş yurttaş olmaktan çıkar, müşteri haline gelir. Kamu hizmeti bir hak olmaktan uzaklaşıp bir ayrıcalık gibi algılanmaya başladığında ise demokrasinin en temel ilkelerinden biri yara alır, eşit yurttaşlık!

Çünkü dün “Bizden değilsin” diyerek insanları dışarıda bırakan zihniyet ne kadar tehlikeliyse, bugün “Bize ne sağlayabilirsin?” diyerek insanları değerlendiren zihniyet de o kadar tehlikelidir. Sadece kullanılan kriter değişmiştir. Mantık değişmemiştir.

Belki de bugün artık “Eski elitler gitti mi?” sorusunu sormanın zamanı geçti.

Asıl soru şu:

Yeni elitler nasıl oluşuyor? Bu elitlerin en önemli ölçütü gerçekten liyakat mi, yoksa para, güç ve erişim mi?

Ve iktidarın kimin için ve hangi ahlakla kullanıldığıdır.

Çünkü bir siyasi hareketi içeriden çürüten şey, kendi değerlerinden uzaklaşmasıdır. İnsanların yıllarca uğruna mücadele ettiği adalet duygusu zedelendiğinde, en güçlü siyasi yapı bile zamanla toplumsal desteğini kaybedebilir ve iktidar, kendisini elinde tutanlara sınırsız bir ayrıcalık sağladığında değil, kendisini sınırlayabildiğinde değerlidir. Bir liderin gerçek gücü, çevresindekilerin ne kadar zengin olduğuyla değil, gerektiğinde kendi çevresine “dur” diyebilmesiyle ölçülür.

Belki de bütün mesele sonunda yine aynı yere geliyor.

Kapılar gerçekten değişti mi?

Bekçiler gerçekten değişti mi?

Yoksa sadece kapının anahtarını taşıyanların isimleri mi değişti?

Ve Türkiye’nin bugün kendisine sorması gereken en zor soru belki de şudur:

Biz gerçekten elitleri mi değiştirdik, yoksa sadece Karun’un koltuğuna oturacak yeni sahipler mi yetiştirdik?

Saygılarımla,

KORAL S