AK Parti 25 yaşında. Önceki gün, 14 Ağustos 2026'da, Türkiye siyasetinin son çeyrek asrına damgasını vuran bir siyasi hareket 25. kuruluş yıl dönümünü kutladı.

Büyük bir organizasyon, büyük bir kalabalık ve elbette 25 yıl boyunca gerçekleştirilen önemli hizmetlerin anlatıldığı bir gün..

AK Parti'nin Türkiye'nin son 25 yılında gerçekleştirdiği değişimleri ve ortaya koyduğu hizmetleri inkâr etmek ne doğru ne de hakkaniyetli olur. Bu ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal tarihinde önemli bir döneme damgasını vurduğu tartışmasızdır.

Ancak 25 yıl, yalnızca başarıları anlatmak için değil, başarılamayanları da konuşmak için yeterince uzun bir zamandır.

İşte tam da bu nedenle bugün farklı bir soru sormanın zamanı geldiğini düşünüyorum.

25 yılın sonunda AK Parti neyi başaramadı?

Bu soru bir muhalefet sorusu değildir.

Bu, AK Parti'ye yıllarca gönül vermiş, onun kuruluşundaki heyecanı, değişim arzusunu ve toplumla kurduğu bağı yakından takip etmiş insanların sorusudur.

Belki de en çok içeriden sorulması gereken sorudur.

Atatürk'ün yıllar önce gördüğü gerçek

Dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz.

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün yıllar önce aldığı bazı kararların ne kadar doğru, ne kadar ileri görüşlü ve ne kadar hayati olduğunu bugün bir kez daha idrak ediyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk'ün en hassas olduğu konulardan biri, din ile devlet işlerinin birbirine karıştırılmamasıydı.

Bu yalnızca siyasi bir tercih değildi. Aynı zamanda insanların inandıkları dini, kişisel çıkarlardan, siyasi hesaplardan ve kontrolsüz yapılanmalardan koruyacak bir devlet anlayışıydı.

Tam da bu anlayışın sonucu olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde hemen Cumhuriyetten sonra, 429 sayılı kanunla kuruldu. İlk başkanı ise Mehmet Rıfat Börekçi'ydi.

Amaç açıktı! İslam dininin inanç ve ibadet esaslarıyla ilgili işleri yürütmek ve din hizmetlerini devlet bünyesinde düzenlemek.

Yani Cumhuriyet dini yok saymadı.

Tam tersine, din hizmetlerinin sağlıklı ve güvenilir biçimde yürütülmesi için devlet sorumluluğunda bir sistem oluşturdu.

Bugün dönüp baktığımızda insan ister istemez şu soruyu soruyor,

Peki biz bu sistemi neden gerektiği gibi işletemedik?

Sözün bittiği yerdeyiz

Değerli okurlarım,

Son günlerde, özellikle dün itibarıyla ülkemizde yaşanan bazı görüntüler karşısında insan gerçekten sözün bittiği yerde hissediyor.

Binlerce insanın, özellikle de gençlerin, bir suç örgütü liderinin arkasından sokaklara dökülmesi hepimize aynı soruyu sorduruyor..

Biz hangi ara bu hale geldik?

Belki de olayın en masumları o gençler.

Çünkü küçük yaşlardan itibaren teslim edildikleri bazı yapılarda çocukların dünyası öylesine daraltılabiliyor ki bir süre sonra gerçek, yalnızca kendilerine anlatılanlardan ibaret hale gelebiliyor.

Bir çocuğun öğretmeninden, ailesinden, devletinden ve toplumundan başka hiçbir referans noktası kalmadığında, onun zihninde doğru ile yanlış arasındaki çizgiyi kim belirleyecek?

Soruyorum!

Bu ülkenin binlerce gencini kaybetmek gibi bir lüksü var mı?

Devletin polisine, memuruna ve kurumlarına karşı içinde bu kadar öfke ve kin taşıyan bir genç neslin ortaya çıkmasının sorumluluğunu yalnızca o gençleri yetiştiren kişilere yükleyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Çünkü mesele artık yalnızca bir grubun ya da bir örgütün meselesi değildir.

Mesele bizim meselemizdir.

17 Aralık'tan 15 Temmuz'a

Türkiye 17 Aralık'ı gördü.

Yetmedi.

15 Temmuz'u gördü.

Ve 15 Temmuz'un ardından Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın söylediği şu söz hâlâ hafızalarımızdadır;

“Eğer biz 17 Aralık'ı anlayabilmiş olsaydık, 15 Temmuz'u yaşamazdık.”

Peki gerçekten anlayabildik mi?

15 Temmuz'dan sonra çok şey konuşuldu. Darbeye karşı mücadele edildi, sorumlular yargılandı.

Fakat bugün asıl sormamız gereken soru başka.

15 Temmuz'dan sonra bir daha 15 Temmuz yaşamamak için hükümet olarak ne yaptık?

Örgütlerin nasıl büyüdüğünü, çocuklara nasıl ulaştığını, hangi mekanizmalarla insanları etkilediğini gerçekten anlayabildik mi?

Yoksa meseleyi yalnızca siyasi söylemlerin içinde mi bıraktık?

Çünkü seçim meydanlarında yıllarca 15 Temmuz, ihanet ve örgütlü yapılanmalar üzerinden çok sert mücadeleler verildi.

Bunların hatırlatılması elbette önemliydi.

Ancak bir hükümet için asıl başarı, tehlikeyi seçim meydanlarında anlatmak değil, tehlikenin yeniden ortaya çıkmasını engelleyecek sistemi kurabilmektir.

O halde soruyorum

Bazen düşünüyorum da, Acaba ben mi görmüyorum? Ben mi yanlış anlıyorum? Yoksa gerçekten gözümüzün önünde duran bazı sorunları görmek istemiyor muyuz?

İşin içinden çıkamadığım için bu soruları kamuoyu önünde soruyorum.

Lütfen cevap veriniz.

15 Temmuz'da 252 vatandaşımızı kaybettik.

Bunun ardından Meclis'te kurulan araştırma komisyonu örgütün yapılanması konusunda tam olarak ne yaptı?

Hangi sonuçlara ulaştı?

Hangi sonuçlar hayata geçirildi?

Ve daha da önemlisi, bu ve benzeri yapıların varlığı biliniyorsa neden zamanında gerekli müdahaleler yapılmadı?

Çocuklarımızı kim denetliyor?

Türkiye'de zorunlu eğitim sistemi varken nasıl oluyor da binlerce çocuk aileleri tarafından farklı kurslara ve yapılara yönlendirilebiliyor?

Bu kurumlar devlet tarafından ne ölçüde denetleniyor?

Buralarda verilen eğitimin içeriği nedir?

Çocukların pedagojik ve psikolojik gelişimleri takip ediliyor mu?

Bu çocuklar ilerleyen yıllarda topluma, ailelerine ve en önemlisi kendilerine nasıl bir hayat kuruyor?

Devlet bütün bunları biliyor mu?

Biliyor ise ne yapıyor?

Bilmiyorsa neden bilmiyor?

Bir devletin çocuklarından daha önemli ne olabilir?

Gençler neden uzaklaşıyor?

Bugün gençler arasında ciddi bir değer ve aidiyet problemi yaşandığını artık kimse inkâr edemez.

Dindarlıkla ilişkisini koparan, kendisini toplumdan uzak hisseden, devlete güvenini kaybeden, geleceğe dair umudunu yitiren gençlerin sayısındaki değişimi gerçekten araştırıyor muyuz?

Son yıllarda gençlerin dine yönelik mesafesinin nedenlerini bilimsel olarak araştırdık mı?

Bu gençleri yeniden kazanmak için hangi politikaları geliştirdik?

Onlara sadece neye inanmaları gerektiğini mi anlatıyoruz?

Yoksa neden inanmadıklarını da anlamaya çalışıyor muyuz?

Çünkü gençleri kaybettiğimiz zaman yalnızca bugünü değil, ülkenin geleceğini kaybediyoruz.

Diyanet neden yeterince güçlü bir mekanizma olamadı?

Yıllar önce Diyanet gibi bir kurumun kurulmasının temelinde çok önemli bir düşünce vardı. Din hizmetlerinin devletin sorumluluğu altında, sağlıklı ve güvenilir bir biçimde yürütülmesi.

Peki bugün geldiğimiz noktada neden bu mekanizmayı toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde güçlendiremedik?

Eğer yeterince güçlendirdiysek neden cemaat ve tarikatların bu kadar büyümesine izin verildi?

Devletin kontrolü dışında gelişen dini yapılanmaların çocuklar ve gençler üzerindeki etkisini neden yeterince erken sorgulamadık?

Atatürk'ün yıllar önce kurduğu sistemin ruhunu neden yaşatamadık?

Peki ya siyaset?

Bugün Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri yalnızca ekonomik ya da güvenlik sorunu değildir.

Toplumsal kutuplaşmadır. Nefret dilidir.

Birbirine tahammül edemeyen bir toplum haline geliyoruz.

Oysa 2002'de siyasete damgasını vuran şeylerden biri umut, değişim ve toplumun farklı kesimlerini bir araya getirme iddiasıydı.

Peki o ruhu ne zaman kaybettik?

Güç neden zaman zaman özgüvene değil, güç zehirlenmesine dönüştü?

Bunun panzehrini bulmak için hangi adımlar atıldı?

25 yılın sonunda, iktidarın toplumun bütün kesimlerine ulaşan bir sevgi ve uzlaşma dili oluşturabildiğini söyleyebilir miyiz?

Partinin gerçek emekçileri nerede?

Bu soruyu özellikle Avrupa'da yaşayan biri olarak sormak istiyorum.

Yıllarca gece gündüz çalışan, teşkilatlarda emek veren, kendi cebinden harcayan, hiçbir makam beklentisi olmadan davanın peşinden giden insanlar bugün nerede?

Avrupa teşkilatları neden susturuldu?

Bu teşkilatlarda yıllarca çalışan insanlar neden tasfiye edildi?

Ülkesi ve inandığı dava uğruna bedel ödeyen insanlar neden siyasetin dışında kaldı?

Siyaseti bırakıp ticarete odaklanan siyasetçilere kim hesap soruyor?

Parti içindeki denetim mekanizmaları gerçekten çalışıyor mu?

Yoksa artık kimsenin kimseye hesap sormaya cesaret edemediği bir noktaya mı geldik?

25 yılın sonunda cevap bekleyen sorular

Ben bu yazıyı bir siyasi partiye karşı olmak için yazmıyorum.

Bir kişiyi hedef almak için de yazmıyorum.

Tam tersine, AK Parti'nin kuruluş yıllarındaki heyecanına, değişim iddiasına ve toplumun geniş kesimlerinde oluşturduğu umuda tanıklık etmiş biri olarak soruyorum!

25 yılın sonunda neyi başaramadık?

Gençlerimizi neden kaybediyoruz?

Çocuklarımızı neden yeterince koruyamıyoruz?

Dini neden istismardan uzak tutamıyoruz?

Toplumsal kutuplaşmayı neden sona erdiremedik?

Nefret dilini neden sevgi ve kardeşlik diline dönüştüremedik?

Devletin bütün kurumlarında liyakat ve denetimi neden tartışmasız bir ilke haline getiremedik?

Ve en önemlisi, 2002'deki o ruhu neden koruyamadık?

Bunlar cevaplanması zor sorular olabilir.

Ama 25 yılın sonunda artık sorulması gereken sorular bunlardır.

Çünkü bir siyasi hareketin gerçek büyüklüğü, yalnızca ne kadar uzun süre iktidarda kaldığıyla değil, kendi eksiklerini görebilme ve kendisini düzeltebilme cesaretiyle ölçülür.

AK Parti 25 yaşında.

Belki de şimdi kutlamadan daha önemli olan şey, biraz durup aynaya bakmaktır.

Çünkü bizim kaybedecek tek bir evladımız bile yok.

Saygılarımla,

KORAL S