"Bazı insanlar dünyaya insan olarak gelir, bazıları ise yaptıklarıyla insanlığın en ağır sınavlarından birini kaybeder." Bir insan hangi makamda olursa olsun, hangi eğitimi alırsa alsın, hangi üniformayı taşırsa taşısın; yaptığı tercih onu tanımlar. Bir üniformanın, bir yeminin ve bir milletin emanetinin nasıl yok sayıldığının hikâyesidir 15 Temmuz.
Tarih, insanı değil, zihniyeti yargılar. Çünkü isimler değişir, yüzler değişir, kıyafetler değişir, fakat gücü ele geçirmek için her değeri çiğnemeyi meşru gören anlayış değişmez.
Yüzyıllar önce Hasan Sabbah'ın kurduğu düzen de bunun üzerine inşa edilmişti. Önce insanın aklı teslim alınacaktı, sonra ise vicdanı susturulacaktı. En sonunda ise sadakat, devlete değil, bir kişiye bağlanacaktı. Bu gerçekleştiğinde ne olur biliyor musunuz?
İşte o gün, artık düşünmeyen insanlar ortaya çıkar!
Emir bekleyen insanlar,
Sorgulamayan insanlar,
Gerektiğinde ise öldüren insanlar.
Çünkü onların gözünde amaç kutsal, amaca giden her yol ise mubahtır!
İşte tarihin en tehlikeli hastalığı budur.
Silah değildir, tank değildir, uçak değildir.
Bütün bunlardan önce gelen şey, insanın iradesini teslim etmesidir.
15 Temmuz gecesi sokaklara çıkan tanklar, aslında yıllarca süren bir zihniyet inşasının son perdesiydi ve biz o perdenin nasıl düştüğünü gördük.
O gece Türkiye yalnızca bir darbe girişimi yaşamadı.
Devletin içine emanet edilen gücün, yine devlete çevrildiğine şahit oldu.
Bu milletin vergileriyle okuyan çocukları, bu milletin üniformasını giyen askerî,
Bu milletin ekmeğini yiyenler, sonra dönüp namlularını yine bu millete çevirdi.
Bunun adı sadece ihanet değildir. Çünkü ihanet bazen yanlış bir tercih olabilir.
Bu ise yıllarca planlanmış, sabırla örülmüş, devletin damarlarına kadar sızmış bir zihniyetin eseriydi.
Çünkü mümkün değil, darbeler bir gecede yapılmaz.
Önce kurumlara girilir, sonra güven kazanılır, ardından ise liyakat değil, sadakat esas alınır.
Ve günü geldiğinde, yıllarca emanet diye taşınan güç, gerçek sahibine yani millete doğrultulur.
15 Temmuz bize bir gerçeği acı şekilde gösterdi. Devleti yıkmak için bazen dışarıdan işgal ordularına ihtiyaç yoktur. Devletin içine yerleşmiş ihanet yeterlidir.
Ne güzel demiş Dedem Korkut: "Kahpe içeriden olunca kapı kilit tutmaz." diye.
Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı. Onlar devleti, binalardan ibaret sandılar.
Oysa devlet, milletin hafızasıdır. Devlet, bin yıllık tecrübedir. Devlet, gerektiğinde küllerinden yeniden doğabilen iradedir.
15 Temmuz gecesi kazandıklarını sandılar. Sabah olduğunda kaybettiklerini anlamaya başladılar. Ve günler ilerler iken ise bir milletin her gece yılmadan, usanmadan, yorulmadan sabahlara kadar sokaklarda hiç uyumadan bir ülkeye nasıl sahip çıktığını gördüler. Bunu sadece darbeciler değil, tüm dünya gördü. İşte Türk milletinin vatan söz konusu olduğunda neler yapabileceğine de şahit oldular.
Aradan yıllar geçti.
Türkiye yaralarını sardı.
Kurumlarını yeniden yapılandırdı.
Savunma sanayiinde attığı adımlarla kendi güvenliğini daha da güçlendirdi.
Diplomaside ağırlığını artırdı.
Ve tarih, en ağır cevabını sessizce verdi.
7-8 Temmuz'da Ankara, NATO Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı.
Bir zamanlar bu devleti içeriden çökertmeye çalışanların hedef aldığı başkentte, bu kez dünyanın en büyük askerî ittifakının liderleri aynı masa etrafında toplandı.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, zirve öncesinde Türkiye'yi ittifakın en güçlü ordularından birine sahip, güçlü savunma sanayisi bulunan ve ortak güvenlik için vazgeçilmez katkılar sunan bir müttefik olarak tanımladı. Zirvenin ardından ise Ankara'daki toplantıyı "son derece başarılı" olarak değerlendirdi. Zirvede müttefikler yeni savunma iş birliği kararları alırken, kolektif savunmaya bağlılıklarını da yinelediler.
Ne garip değil mi?
Bir zamanlar Türkiye'nin zayıflamasını bekleyenler, bugün kendi güvenliklerini konuşurken Türkiye'nin masada olmasını zorunlu görüyor.
Bir zamanlar bu ülkenin diz çökeceğini hayal edenler, bugün Türkiye olmadan Karadeniz'i konuşamıyor, Orta Doğu'yu konuşamıyor, NATO'nun güney kanadını konuşamıyor.
Demek ki mesele, bir gece tank yürütmekle bitmiyormuş.
Devlet dediğiniz şey, ele geçirilecek bir bina değilmiş.
Millet dediğiniz şey, korkutulacak bir kalabalık değilmiş.
Ve tarih dediğiniz şey, ihaneti alkışlayanların değil, devletine sahip çıkanların lehine yazılıyormuş.
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki 15 Temmuz'da sıkılan kurşunlar, bu milletin iradesini susturmaya yetmedi.
Bombalanan Meclis yeniden çalıştı.
Hedef alınan kurumlar yeniden ayağa kalktı.
Yıkılacağı düşünülen devlet, bugün uluslararası güvenlik mimarisinin en önemli aktörlerinden biri olarak dünyanın karşısında dimdik duruyor.
İşte bunun adı intikam değildir.
Bunun adı devlet aklıdır.
Bunun adı millet iradesidir.
Ve bunun adı...
İhanetin karşısında, bin yıllık bir devletin yeniden ayağa kalkışıdır.
Velhasıl son sözüm şudur ki, insan kalmak vicdanınla verdiğin her kararın toplamıdır.
Bazıları ömür boyu bunun hakkını verir.
Bazıları ise bir gecede, bütün hayatlarını tek bir kelimeye sığdırır.
Hain.
Saygılarımla,
KORAL Saadet