Son zamanlarda NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Türkiye ziyareti ve özellikle Türkiye hakkında sarf ettiği sözlerden tutun, akabinde Belçika Kraliçesi’nin iş dünyasını yanına alarak Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret, tüm bunlar bizleri fazlasıyla memnun ederken ister istemez yakın tarihte burada yaşadığımız o zor günleri de hatırlatmadı değil.
Özellikle 17 Aralık süreci sonrasında Avrupa genelinde haşhaşiler tarafından başlatılan Türkiye’yi karalama çalışmaları sadece Avrupa’daki Türk vatandaşlarını etkilemedi. Aynı zamanda bulundukları ülkelerdeki siyasi partilerden Avrupa Parlamentosu’na kadar uzanan geniş bir çevrede Türkiye’ye karşı ciddi bir algı operasyonu yürütüldü. Hazırladıkları dosyalar, medya bağlantıları ve kurdukları ilişkiler üzerinden Avrupa genelinde Türkiye karşıtı çok büyük bir propaganda başlatıldı. Bu süreç özellikle Türkiye’de dershanelerin kapatılması kararından sonra daha da hızlandırıldı.
O güne kadar Türkiye’yi arkalarına alarak kurdukları network sayesinde bulundukları ülkelerde muhatap alınan Alamut kalesi sakinleri, o günden sonra aynı insanlara Erdoğan’ı kötülemeye, onu bir diktatör gibi anlatmaya başladı.
Öylesine organize hareket ediyorlardı ki, medyadan iş dünyasına, akademiden siyasete kadar birçok alanda etkili olmaya devam ettiler. Avrupa ülkelerinin daha 2014’e kadar “başarılı lider” diye övdüğü Erdoğan’ı kısa sürede bir “öcü” haline getirdiler.
Peki bunu nasıl başardılar?
Çünkü o döneme kadar Avrupa’daki girişimcilerden siyaset dünyasına kadar birçok insanı Türkiye’ye getiriyor, onlara iş yaptırıyor, para kazandırıyorlardı. Türkiye’deki kapılar sonuna kadar kendilerine açık olduğu için büyük bir ekonomik ve sosyal güç elde etmişlerdi. Sonrasında ise çıkar ilişkisi kurdukları insanları istedikleri yönde etkilemeleri zor olmadı.
Fakat Avrupa’nın göremediği çok önemli bir gerçek vardı:
Türkiye o dönem sadece siyasi olarak değil, sanayi ve savunma alanında da tarihi bir dönüşümün içine girmişti.
Bugün Avrupa’nın yeniden Türkiye’nin kapısını çalmasının temel nedeni de tam olarak budur.
Çünkü Türkiye artık eski Türkiye değildir.
Eskiden sadece montaj yapan bir ülke gibi görülen Türkiye, bugün kendi İHA’sını, SİHA’sını, savaş gemisini, helikopterini, mühimmatını, otomobilini, yazılımını ve motor teknolojilerini geliştiren bir ülkeye dönüşmüştür.
Bir dönem Türkiye’ye insan hakları dersi vermeye çalışan ülkeler, bugün Türk savunma sanayisinin ürettiği sistemleri dikkatle takip ediyor.
Bayraktar TB2’lerin dünyada savaş doktrinlerini değiştirmesi, Akıncı’nın birçok ülkenin dikkatini çekmesi, KAAN savaş uçağı projesi, TCG Anadolu gemisi, Altay tankı, Atak helikopterleri, Hisar ve Siper hava savunma sistemleri..
Bunların hiçbiri tesadüf değildir.
Türkiye yıllarca küçümsenen ama sessiz şekilde büyüyen büyük bir sanayi devrimi gerçekleştirdi.
Savunma sanayisindeki yerlilik oranının yüzde 20’lerden yüzde 80’lere çıkması sıradan bir olay değildir.
Eskiden en basit savunma ekipmanları için bile dışarıya bağımlı olan bir ülke, bugün kendi teknolojisini üreten ve ihraç eden bir noktaya geldi.
Sadece savunma alanında değil..
Enerjide Karadeniz gazı, TOGG ile otomotivde atılan adımlar, nükleer enerji yatırımları, altyapı projeleri, köprüler, tüneller, şehir hastaneleri, hızlı tren projeleri, yerli yazılım yatırımları ve üretim kapasitesiyle Türkiye bölgesel bir güç olmaktan çıkıp küresel bir aktöre dönüşmeye başladı.
TOGG’un yollara çıkması bile aslında sadece bir otomobil üretimi değildir. Bu, yıllardır “Türkiye yapamaz” algısıyla büyütülen psikolojik duvarın yıkılmasıdır.
Çünkü mesele sadece araba yapmak değil, özgüven inşa etmektir.
Bugün Türk mühendisleri savunma sanayisinden yazılıma, enerji teknolojilerinden insansız sistemlere kadar birçok alanda Avrupa’nın dikkatle takip ettiği projelere imza atıyor.
Dün Türkiye’ye üstten bakanlar, bugün Türk şirketleriyle ortaklık kurabilmek için sıraya giriyor.
Avrupa’nın enerji krizi yaşadığı, güvenlik kaygılarının arttığı, yeni dünya dengelerinin kurulmaya başladığı bir dönemde Türkiye’nin ne kadar kritik bir ülke olduğu yeniden ortaya çıktı.
Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte herkes şunu daha net gördü,
Türkiye olmadan Avrupa güvenliği tam anlamıyla kurulamaz.
NATO içinde Türkiye’nin sahip olduğu askeri güç, jeopolitik konum ve üretim kapasitesi artık görmezden gelinebilecek seviyede değildir.
Dün Erdoğan’a diktatör diyenler, bugün Türkiye’nin savunma sanayisi olmadan Avrupa güvenliğinin kurulamayacağını konuşuyor.
İşte Avrupa’nın rahatsız olduğu asıl mesele de buydu.
Çünkü güçlü Türkiye demek, sadece ekonomik olarak büyüyen bir ülke değil, aynı zamanda kendi kararlarını veren bağımsız bir Türkiye demekti.
Bu yüzden Erdoğan’a yıllarca “diktatör” etiketi yapıştırılmaya çalışıldı.
2015 yılında Almanya’da “sanat” adı altında Erdoğan’a yönelik yazılan ahlaksız şiiri hatırlarsınız. Sayın Cumhurbaşkanı o kişiyi mahkemeye vermişti.
İçeriden Türkiye’ye müdahale ile sonuç alamayan çevreler, meseleyi uluslararası boyuta taşımaya çalıştı. Hollanda’da insanlara para verilerek Erdoğan’a belden aşağı şiirler yazdırıldığı ve bunların özellikle medya üzerinden yayıldığı günlere hep birlikte şahit olduk.
Eskiden Hollanda Ceza Kanunu’nda “dost yabancı devlet başkanına hakaret” suç kapsamındaydı. Erdoğan–Böhmermann tartışmalarından sonra bu yasa kaldırıldı. Yani artık Erdoğan’a yönelik hakaretlerin önü tamamen açılmış oldu.
Tüm bunların yanında Erdoğan’ı destekleyen insanlara parlamentolarda hakaret edildi. “Defolun onun yönettiği ülkeye gidin” denildi.
Ben o dönem aktif çalışan biri olarak bunun bedelini ağır şekilde ödedim. Adım adeta yok edilerek “Erdoğan’ın uzun kolu” şeklinde lanse edildi. Basında ve çeşitli çevrelerde sürekli bu şekilde hedef gösterildim.
Özgürlükler ülkesi diye anlatılan bir yerde, demokratik hakkımı kullanarak istediğim partiye oy vermemin ve siyasi çalışma yapmamın bedelini en ağır şekilde ödemem beni derinden yaralamıştı.
Oysa her iki ülkeyi de iyi bilen biri olarak yapmak istediğim tek şey; doğru ve sağlıklı köprüler kurarak Türkiye ile Avrupa arasındaki ticareti ve iş birliğini desteklemekti.
Bugün dönüp baktığımda ise şunu görüyorum,
Yıllar önce söylediklerimizin ne kadar doğru olduğu artık daha net anlaşılıyor.
Rutte’nin Ukrayna savaşı sonrasında Türkiye’ye gelip Erdoğan’a övgüler yağdırması, ardından tekrar Türkiye ziyaretlerinde savunma sanayisinden ekonomiye kadar her alanda Türkiye’ye iltifat etmesi ister istemez bana şu soruyu sorduruyor!
Ne değişti?
Sizin bugün gördüğünüz gerçekleri bizim yıllar önce görmüş olmamız mı bize ağır bedeller ödetti?
Avrupa, Türkiye’siz olamayacağı gerçeğini yeni mi fark etti?
Yeni dünya düzeninin kurulacağını bildiğiniz halde Türkiye’yi neden yıllarca karaladınız?
2014’e kadar başarılı bulduğunuz Erdoğan bir anda nasıl diktatör oldu?
Onu size kötüleyenleri sorgulamayı neden hiç düşünmediniz?
Ve bugün hâlâ aynı yanlışlar devam ediyor.
Hollanda’da hâlâ muhatap alınması gereken kurumlar yerine darbeci yapılarla temas kuruluyor, onların iftar sofralarına gidiliyor.
Elbette burada sadece isimden ibaret kalan bazı derneklerimizin eksikliği de yok değil.
Hollanda önce burada Erdoğan’ı destekledikleri için bedel ödeyen insanlardan özür dilemeli, sonra Türkiye’ye gidip istediği kuruma iltifat etmelidir.
Çünkü bize bir özür borçları var.
Herkes şunu iyi bilsin ki her milletin yaratılışında öne çıkan bazı özellikler vardır.
Bazı milletler ticarette çok başarılıdır, bazıları stratejide, bazıları şehircilikte, bazıları ise sistem kurmada..
Türk milletinin en önemli özelliklerinden biri ise mücadele ruhudur.
Şartlar ne olursa olsun sahada başarılı olmayı bilir.
Çünkü tarih boyunca Türk milleti en zor şartlarda ayağa kalkmasını bilmiştir.
Bu yüzden hep söylediğim sözü tekrar ediyorum,
Türkiye’nin istemediği bir sınırı kimse çizemez.
Ve tam da bu yüzden Avrupa’nın her zaman Türkiye’ye ihtiyacı olacaktır.
Saygılarımla,
KORAL Saadet