Bu, tartışmaya açık bir konu değil, insanlığın en temel gerçeğidir. Su medeniyettir, hayat verendir. Su tek başına bir medeniyet değildir belki, ama medeniyetin temeli sudur. Çünkü su, yalnızca bir doğal kaynak değil, yaşamın kendisidir, varoluşun başlangıcıdır.
Tarihte büyük uygarlıkların çoğu su etrafında kurulmuştur. Bunlardan birkaç örnek verecek olursak, Mezopotamya, Dicle ve Fırat Nehri etrafında kurulmuştur. Antik Mısır, Nil Nehri etrafında, İndus Vadisi ise İndus Nehri çevresinde kurulmuştur. Bu bir tesadüf değildir. Çünkü su, insanları bir araya getirir; şehirleri doğurur, tarımı mümkün kılar, üretimi başlatır. Aynı zamanda ulaşımı kolaylaştırır, ticareti geliştirir ve toplumları birbirine bağlar. Kısacası su, yalnızca hayat vermez; hayatı organize eder.
Medeniyetin temelini oluşturan suyu, bilim, hukuk, kültür, sanat ve teknoloji tamamlar. Yani su medeniyeti başlatır, insan ise geliştirir.
İşte tam da bu yüzden, suya hükmeden aslında geleceğe hükmeder. Dolayısıyla su sorunlarının günümüzde ve gelecekte oluşturduğu, oluşturacağı krizler yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir. Hatta bu krizler, enerji savaşlarından çok daha derin ve kalıcı olacaktır.
Bugün ve yakın tarihe baktığımızda, özellikle Orta Doğu’da yaşanan birçok savaş ve krizin arkasındaki nedenin kökünde de su vardır. Görünen sebepler ile gerçek nedenler çoğu zaman aynı değildir. Irak ve Suriye savaşlarının nedeni; Irak’ın kimyasal silah kullanması veya Saddam rejiminin varlığı değildir. Bunun örneklerini, Irak Savaşı’ndan sonra yapılan açıklamalarda açıkça görebilirsiniz. Bu durum bize şunu gösterir: Sahada konuşulan ile masada planlanan çoğu zaman farklıdır.
ABD hükümetlerinin Siyonizm lobisinin etkisinde olduğunu, geçmişten günümüze gerçekleştirdiği ve başarısız olmuş birçok operasyonda görmekteyiz. Ancak burada asıl mesele şudur: Bu güçlerin temel amacı, önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’nun karşı karşıya kalacağı su krizine karşı suyun gerçek kaynaklarını kontrol altına almaktır. Çünkü suyu kontrol eden, yalnızca bugünü değil, yarının kaderini de belirler.
Yıllardır bölgede kurulmak istenen yapının, Amerika’nın ve Israil’in kendilerince çizdiği (hayal ürününden ibaret) haritalarda açıkça yer aldığını görebiliyoruz. Orada yıllılardır kurmak istedikleri Büyük Kürdistan devletinin arkasındaki temel motivasyon da budur. Bu haritalara ulaşmak mümkündür ve incelendiğinde görülecektir ki mesele sadece sınırlar değil, kaynakların, özellikle de suyun kontrolüdür. Bu, jeopolitiğin en çıplak hâlidir.
Arada bir devlet kurarak, Fırat ve Dicle’nin kontrolünü ele alabilmek. İşte asıl hedef budur. Peki neden Fırat ve Dicle? Çünkü bu iki nehir, yalnızca birer su kaynağı değil, bir coğrafyanın kaderidir. Bu iki hayati öneme sahip nehir Türkiye’nin doğusunda doğar. Fırat Nehri önce Suriye’ye, oradan Irak’a uzanır. Dicle ise Elazığ yakınlarında doğarak doğrudan Irak’a akar. Bu iki nehir Irak’ta birleşerek Şattülarap adını alır ve Basra Körfezi’ne dökülür. Bu hat, bir nehirden çok daha fazlasıdır, bir yaşam hattıdır.
Dicle ve Fırat nehirleri tarih boyunca Mezopotamya için hayati öneme sahip olmuştur. Sümerler, Akadlar, Babiller... İnsanlık tarihinin en köklü uygarlıkları bu topraklarda yükselmiştir. Çünkü su vardı. Çünkü hayat vardı. Çünkü üretim vardı. Yazımın başında da ifade ettiğim gibi, medeniyetin kurulmasında en önemli etken önce sudur; ardından tarım, ulaşım ve ticaret gelir. Yani su varsa medeniyet vardır, su yoksa yalnızca boşluk vardır.
Velhasıl, Mezopotamya’nın geleceği için bu iki nehrin kontrolünü ele geçirmek isteyenler, yazdıkları senaryolarla insanlara yakın tarih boyunca sadece acı, zulüm ve savaş getirmekle kalmamışlardır. Ancak unuttukları bir şey vardır. Tarih, zorla kurulan düzenlerin uzun ömürlü olmadığını defalarca göstermiştir. Nitekim bu girişimlerin hiçbiri kalıcı başarı elde edememiştir.
Türkiye’deki terör örgütlerini besleyerek bölgede bir yapı kurma çabalarının arka planında da aynı hedef yatmaktadır. Amaç, Türkiye’nin güneyinde bir yapı oluşturarak suyun kontrolünü ele geçirmek ve bölgenin kaderini yeniden şekillendirmektir. Bu, sadece bir güvenlik meselesi değil, doğrudan bir kaynak ve gelecek mücadelesidir.
Türkiye buna elbette müsaade etmeyecektir. Ancak Türkiye’nin yaklaşımı yalnızca korumak değildir, aynı zamanda paylaşmaktır. Gelecek dönemde komşularını mağdur etmeyecek, aksine bölgesel istikrar için su kaynaklarını adil bir şekilde kullanacaktır. Çünkü kalıcı barış, ancak adil paylaşım ile mümkündür. Türkiye’nin ise başından beri bölgedeki tavrını, duruşunu ve çabalarını yakından takip ettiğimizde bunu rahatlıkla öngörebiliyoruz.
Yani Orta Doğu’daki en büyük mesele petrol değil, esasında sudur. Petrol tükenir, yerine alternatif bulunur. Ama suyun alternatifi yoktur. Petrolden yoksun yaşayabilirsiniz, ancak su olmadan, nerede olursanız olun yaşayamazsınız. Çünkü su olmayan yerde hayat olmaz. Bu kadar net, bu kadar kesindir.
Özellikle 2030 ve 2050 yıllarına doğru ilerlerken, iklim değişikliğinin etkilerini daha sert hissedeceğiz. Azalan yağışlar, artan sıcaklıklar ve genişleyen kuraklık alanları, suyu dünyanın en stratejik kaynağı hâline getirecektir. Bu nedenle bugün özellikle İsrail’in, kendi çizdiği hedef haritalar doğrultusunda bu kaynaklara ulaşmak için yoğun çaba sarf ettiğini görmekteyiz.
Ancak bu hedef uğruna şehirlerin yıkılması, insanların yerinden edilmesi ve coğrafyaların yok edilmesi büyük bir trajedidir. Bunu sadece izlemek değil, anlamak da zorundayız. Çünkü bu sadece bugünün değil, yarının meselesidir.
Eğer Israil bu şekilde devam eder ise, görünen o ki yaşanacak hüsran, kurulan hayallerden çok daha büyük olacaktır. Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir: Adalet olmadan güç, denge olmadan hâkimiyet sürdürülebilir değildir.
Coğrafyayı olduğu gibi kabul etmek büyük önem taşır. İnsan için hiçbir şeyin tesadüf olmadığı gibi, su kaynaklarının Türkiye topraklarında bulunması da elbette bir tesadüf değildir. Merhamet sahibi bir millet ne insanı ne de insanlığı mağdur eder. Çünkü merhamet ve adalet, Türk milletinin en güçlü iki dayanağıdır.
Dolayısıyla suyun kaynağı yalnızca toprakta değil, aynı zamanda vicdandadır.
Ve o vicdan doğru yerdeyse, su da doğru ellerdedir.
Saygılarımla,
Saadet Koral